|

﴿
ÈÓã Çááå ÇáÑÍãä ÇáÑÍíã
﴾
Kudüs Günü Vesilesiyle Yeniden
Hatırlamamız Gereken
İslami Sorumluluğumuz
ßáãÉ ÇáãİßÑíä ÇáÃÊÑÇß
ÇáãİßÑ ÇáÊÑßí
Rıdvan Kaya
---------
Müslümanlar açısından Kudüs senede
bir kez hatırlanan; gündeme alınıp, hakkında
konuşmalar, etkinlikler yapılan ve bir sonraki yıl
tekrar hatırlanmak üzere bir kenara bırakılan bir
konu değildir. Olmamalıdır. Kudüs bizim yüreğimizi
dağlayan bir sancımızdır. Sürekli kanayan bir
yaramızdır. Ve bu yüzden de bizim değişmez
gündemimiz olmalıdır.
Kudüs bizim için
ne ifade etmektedir? Niçin önemlidir?
Herşeyden evvel Mescid’i Aksa
Müslümanların ilk kıblesi ve ‘İsra’ mucizesinin
mekanıdır. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)
Efendimizin bir gece yolculuğuyla Mescid’ül
Haram’dan Mescid’ül Aksa’ya yürütülmüş olması ve
Kitabullah’ta Kudüs’e yönelik vurgular Kudüs’ün
bizler için ilahi bir emanet olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır.
Yine Kudüs, Hicret’in daha henüz 16.
Yılında Hz. Ömer tarafından Bizanslıların elinden
alınıp, İslam topraklarına katılmış ve bu tarihten
itibaren her taşında, toprağında, havasında İslami
mirasın işlenmiş olduğu bir şehrimizdir. Bu yönüyle
de biz Müslümanlar için tarihi bir emanettir.
Ayrıca Kudüs gerek tüm kitabi din
mensupları için taşıdığı önem, gerekse de dünya
siyasetinin merkezi demek olan Ortadoğu bölgesinin
kalbinde yer alması nedeniyle, yüzyıllardır işgalci
ve zalim güçlerin saldırılarına konu olmuş bir
beldemizdir. Ve özellikle de son yüzyılda, İslam
dünyasına yönelik emperyalist işgal ve
sömürgeleştirme politikalarının odağında yer
almıştır. Bu yönüyle de coğrafyamızın bizlere
yüklediği mücadelenin, kavganın bir sembolünü
oluşturmaktadır.
Kudüs’ün ve Kudüs
Günü’nün Anlamı
Bu mukaddes beldenin bugün siyonist
çizmeleriyle kirletilmekte oluşunun Ümmet’e
yüklediği sorumluluk gayet açık. Bu itibarla burada
uzun uzun Kudüs’ün bir ilahi emanet olarak
öneminden; siyonist işgalin boyutlarından söz etmeyi
gerekli görmüyorum. Burada Kudüs’ün kurtuluşunu
İslam Ümmeti’nin kurtuluşundan bağımsız görmeyen
Müslümanlar olarak, hangi noktalar üzerinde
yoğunlaşmalıyız, sorusuna cevap aramak olacaktır.
1-Siyonist
işgalin meşrulaştırılması çabalarına karşı direniş
bilincini canlı tutmak
Kudüs Günü vesilesiyle öne
çıkartmamız gereken önemli bir husus; her zemin ve
şartta siyonist işgal olgusuna karşı bilinç ve
duyarlılığımızı canlı ve sıcak tutmak olmalıdır.
Özellikle Amerikan emperyalizminin dünyayı ve
bölgemizi dizginsiz bir biçimde şekillendirme
çabasının Afganistan ve Irak örnekleriyle birlikte
açık bir işgale dönüştüğü mevcut ortamda bu
duyarlılıkların korunması ve artırılması ihtiyacı
daha bir önem arzetmektedir.
Filistin halkı siyasi ve diplomatik
kıskaca alınmaya çalışılmakta. ABD’nin başını
çektiği ve kimi bölge liderlerinin de aracılık
ettiği sözde barış çabaları Filistin halkına karşı
açık bir dayatma içeriyor. Denilen şu: “Ya
tekliflerimizi kabul edersiniz, ya da barışı
istemeyen taraf suçlamasına maruz kalırsınız!”
Barışın tesisi adı altında önceki statükonun, yani
işgalin devam etmesine itiraz etme hakkı Filistin
halkının elinden alınmak isteniyor. Dün toprakları
gasp edilmişti, bugün de haksızlığa, hukuksuzluğa
itiraz etme hakları gasp edilmeye çalışılıyor.
Tam yarım asırdır Filistin’de
yaşananlar asla unutmayacağımız bir gerçeği önümüze
koymaktadır: Siyonist işgal hiçbir şekilde
kabullenilemez; hiçbir pazarlık veya karşılığa bağlı
olarak normalleşemez. Bu bizim Kurani bir
sorumluluğumuz olduğu gibi; tarihe, insanlığa, hakk
ve adalet ilkelerine karşı da vazgeçilmez bir
vazifemizdir. Bu vazifemizi her şartta yerine
getirmeli ve işgal olgusuna karşı bilincimizle,
yüreğimizle, sözümüzle, bileğimizle, elimizdeki her
türlü imkanla sürekli bir karşı durma tavrını
geliştirmeliyiz. Bu tutum bizler açısından bir güç
yetirip yetirememe sorunu değil, ilkesel bir tutum
alıştır. Rabbimiz bizleri gücümüzü, takatimizi aşan
yükü taşıyamamaktan dolayı sorumlu tutmaz. Gücümüz
işgale kalbimizde, zihnimizde karşı koymaya
yetiyorsa şimdilik onu yaparız ama nasılsa elimizde
değil diye işgalin zihinlerimizi teslim almasına da
asla izin vermeyiz. Unutmamalıyız ki, işgal önce
bilinçlerde, yüreklerde boy verir. Bir kere
bilinçlere, yüreklere sızmayı başaran işgal mikrobu,
zamanla her yere sinmeyi, yerleşmeyi başarır,
kalıcılaşır.
İşte Kudüs Günü ve benzeri
vesileler, bizlerin bu hassasiyetimizi koruduğumuzu,
koruyacağımızı ve adaletten ve özgürlükten yana tüm
insanlara mesajımızı haykırdığımız vesileler
olmalıdır.
2- Birliktelik ve
dayanışma arayışlarını hızlandırmak
Siyonist işgal gerçeğini canlı tutma
ve ona karşı tavrımızı pekiştirme yanında; Kudüs
Günü vesilesiyle altı çizilmesi gerekli bir diğer
husus da, bu ve benzeri vesilelerin Müslümanlar
arasında birliktelik bilincini geliştirme yönünde
yapması gereken katkıdır. Bir ve beraber olmak,
zulme ve küfre karşı birlikte mücadele etmek bizlere
Kuran’ın bir emridir. Kaldı ki Müslümanlar olarak,
sadece Kudüs sorununu gerçek boyutlarıyla
kavramamız; bizleri kuşatan emperyalist-siyonist
zincirin ağırlığını hissetmemiz; bu kuşatmayı adeta
kalıcı bir esarete dönüştürmeye çalışan yerli
işbirlikçi güçlerin sınır tanımaz zulümlerini somut
bir biçimde müşahede etmemiz birlikteliğin, omuz
omuza, yürek yüreğe olmanın nasıl bir kaçınılmaz
şart olduğunu anlamamız için yeter de artar bile!
Bu itibarla parçalanmış coğrafyamızı
yeniden birleştirmeye, bütünleştirmeye parçalanmış
Ümmet yapımızdan başlamamız bir zorunluluktur. Bunu
sağlamadan, yani Kuran’ın tasvir ettiği şekliyle
“bünyanun mersus” haline gelmeden, yani kurşunla
kaynatılmış bir duvar haline gelip, “uğradığımız
saldırıya karşı topluca karşı koyma” bilinci ve
eylemini gerçekleştirmeden kurtulmamız mümkün
değildir.
Aslında sadece aynı inancı
paylaştıklarımızla değil, zulme ve sömürüye karşı
çıkan her kesimden insanlarla adalet zemininde ortak
bir mücadele ve dayanışma ihtiyacı giderek daha net
bir biçimde kendini hissettirmektedir. Gerek taze
bir olgu olarak Irak’ın işgali, gerekse de köklü bir
sorun olarak Filistin sorunu karşısında sergilenen
tavır ve yaklaşımlar zalimler ve mazlumlar şeklinde
ikili bir cepheleşme olgusunu açığa çıkartmış,
yaşadığımız ülkede de bu tablo netleşmiştir.
3- Yaşadığımız
işgali kavramak ve tavır geliştirmek
Bugün vesilesiyle üzerinde çokça
durmamız gereken diğer bir husus ise bizzat
yaşadığımız işgali, her an soluduğumuz işgali
kavrama ve buna karşı somut tavırlar geliştirme
üzerinde yoğunlaşmamızdır. Farklı beldelerde yaşayan
kardeşlerimiz arasında görüldüğü gibi Türkiyeli
Müslümanlar arasında da sıkça rastlanılan ve
Filistin’deki işgale karşı net bir tavır almakla
beraber, bizzat yaşanılan işgali kavramakta acze
düşen insanların içinde bulunduğu çelişkiden
sözediyorum.
İslam dünyasının bir bütün olarak
içinde bulunduğu hal Filistin’i kuşatan siyonist
işgalden temelde farklı değildir. Topraklarımıza ve
halklarımıza musallat olmuş diktatörlükler,
emperyalizm ve siyonizm yanında üstlenmiş oldukları
işbirlikçilik rolüyle Ortadoğu’ya yönelik şeytan
üçgenini tamamlamaktadırlar. Zalim güçler “mürteci”,
“terörist”, “aşırı” vb. yaftalarla İslam’a ve
Müslümanlara karşı yoğun bir savaş yürütmektedirler.
İslami yükselişi durdurmak için her türlü zulüm
uygulanmakta, İslami kimliklerini ve değerlerini
savunan insanlar her fırsatta hakaretlere ve
eziyetlere uğramakta, baskılara maruz bırakılmakta,
ağır cezalara çarptırılmaktadırlar.
Filistin
Direnişi: Ümmet’in Onuru
Hergün türlü acıların yaşandığı,
oyun yaşında çocukların kurşunlara hedef olduğu,
anaların feryatlarının hiç kesilmediği Filistin
dünyanın bütün duyarlı müslümanları için bir hüzün
ve öfke kaynağı. Ama Filistin aynı zamanda Ümmet’in
onuru da! Bütün kuşatılmışlığına rağmen direniyor.
Ümmet’in sahip çıkmakta gevşeklik gösterdiği, zaaf
gösterdiği İslam’ın hürmetini canlar pahasına
savunuyor.
Aslında düşündüren bir manzara bu,
düşündürmesi gereken daha doğrusu! Mescid-i Aksa tüm
Ümmet’in izzeti değil mi? Kudüs bütün müslümanlara
emanet değil mi? Neden öyleyse bu ağır yük sadece
Filistinli kardeşlerimizin zayıf omuzlarına kalıyor?
Neden Ümmet’in bir kısım evlatları canlarından
geçerken, aynı değerleri paylaştıklarını söyleyen
diğer mensupları hareketsiz, sessiz, duyarsız
kalabiliyor; neredeyse kalblerinde buğz taşımaktan
bile acz içine girebiliyorlar?
Filistin’den yansıyan görüntüler iç
burkuyor, yürek parçalıyor. Ama aynı zamanda kıvanç
veriyor. Çünkü Filistin şahitlik ediyor. İslam’ın
haremi için insanların herşeylerini feda etmeleri
şüphesiz övünç duyulması ve aynı zamanda da ibret
alınması gereken bir manzara. Söz ile amelin
uyumunun bir nişanesi bu. Aynı şekilde değer
atfedilen şeyler için fedakarlıkta bulunmanın
gerekliliğinin örnekliğini sunmakta.
Tercih yapma noktasına gelindiğinde
ilkeli ve tutarlı tercihler yapmak kolay değildir.
Sahih bir bilinç ve sürekli bir eylemlilik
gerektirir. Yorgun, yılgın ve Rabbimizin yardımından
ümidi kesmiş kişilik yapısı bu aşamada hep tercihini
uzlaşmadan, teslimiyetten yana koyar. Maalesef
çevremizde bu tarz kişilik yapısına sahip pek çok
örnekle sürekli karşılaşmaktayız.
Halbuki tarih Müslümanların,
imanlarına ve ilkelerine sarıldıklarında nice zalim
ve şedid güçleri sarstıkları, telaşa, paniğe
sevkettiklerinin sayısız örnekleri ile doludur.
Nitekim güney Lübnan’ı siyonistlere mezar kılan
İslami Direniş bunun somut bir örneğidir. Yine işgal
altındaki Filistin topraklarında kararlılık ve
azimle sürdürülen İntifada bunun açık bir örneğidir.
“Herşey bitti, Amerikan ordusu karşısında durulmaz,
sırada hangi ülke var?” denildiği bir anda Amerikalı
emperyalistleri şaşkına çeviren, adeta bozguna
uğratan Afganistan ve Irak direnişlerimiz bunun çok
açık birer örneğidir. Ümmet’in ortak kazanımı
sayılması gereken bu tecrübeler bir kere daha şu
gerçeği ortaya koymuştur: Müslümanlar imanlarının
gereğini yaptıkları ve iddialarına sahip çıktıkları
takdirde zalimler geri adım atmaya mecbur
olacaklardır.
Bu direniş mesajının dalga dalga tüm
İslam coğrafyasından Kudüs’e; Kudüs’ten de tüm İslam
coğrafyasına yayılmasını Rabbimiz’den niyaz ediyor
ve sözlerimi Şehid Şikaki’nin şu anlamlı sözleriyle
bitiriyorum:
“Filistin etrafında birliktelik
sağlamak tarihin Kuran’la buluşması ve Mescid-i
Aksa’ya doğru siyasi bir coğrafyanın yeniden
oluşturulmasıdır.”
¤¤¤¤¤¤¤¤¤¤¤¤¤
|